TCK 217/A Maddesi ve İlgili AYM Kararına Dair Kısa Bir Değerlendirme

Anayasa Mahkemesi, “Halkı Yanıltıcı Bilgiyi Alenen Yayma” başlıklı TCK 217/A maddesini Anayasa’ya uygun bularak maddenin iptali talebini reddetti. Gerçek dışı bilginin yayılmasının cezalandırılmasına dair spesifik bir norm düzenlenmesine tamamen karşı olmayan bir kişi olarak mahkemenin verdiği karar hakkında kısaca değerlendirmelerimi yazmak istedim. Yalan haberin cezalandırılması ihtiyacına ilişkin daha detaylı bir tebliğ metni Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali’nin 2023 yılına dair kitabında yayınlanacak. Ben burada konu ile ilgili problemlerin tamamını tek tek ele almadan, yalnızca düzenlemeye ve karara ilişkin katıldığım ve katılmadığım bazı noktaları iki başlık halinde değerlendirmek istiyorum.
Söz konusu düzenlemenin metni aşağıdaki şekilde:
(1) Sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle, ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe aykırı bir bilgiyi, kamu barışını bozmaya elverişli şekilde alenen yayan kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır.
(2) Fail, suçu gerçek kimliğini gizleyerek veya bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlemesi hâlinde, birinci fıkraya göre verilen ceza yarı oranında artırılır.
Karar metni için: (AYM, E.2022/129, K.2023/189, 08/11/2023)
1- Anayasa Mahkemesi Kararı Gerekçesine Katıldığım Hususlar
1.1. Hem dava dilekçesinde hem de karşı oy yazılarında en çok vurgulanan problem, madde metnindeki “iç ve dış güvenlik”, “kamu düzeni”, “genel sağlık”, “kamu barışını bozmaya elverişlilik” gibi bazı soyut kavramların1 uygulamada ortaya çıkarabileceği “öngörülemez sonuçlar”. Gerçekten de farklı suç tiplerinde de mevcut olan bu kavramlardan bazılarının uygulamada farklı şekillerde yorumlandığına şahit oluyoruz. Örneğin kamu barışını bozmaya elverişlilik şartının tam olarak hangi durumlarda sağlandığına dair ne yargı kararlarında ne de öğretide tatmin edici bir tasvire veya mutabık kalınmış kıstaslara ulaşmak mümkün değil. Haliyle bu koşulların sağlanıp sağlanmadığına yönelik kararların keyfi kararlar olabileceğine dair çekince hiç de haksız sayılmaz. Fakat uygulamadaki bu olası problemin sebebi kanunda geçen bu soyut ifadeler değil. Hem TCK’daki farklı hükümlerde hem de birçok başka ülkenin ceza kanunlarında benzer ifadeler benzer suç tipleri için mecburen yer almakta. Sırf bu ifadelerin kullanılmış olması normu belirsiz kılmaz. Her ne kadar dile getirilen çekinceler haklı olsa da, mahkemenin gerekçesinde ifade ettiği gibi “kuraldan ziyade kuralın yorumlanmasıyla ilgili olarak çıkabilecek sorunlar anayasallık denetiminin konusu dışında kalmaktadır”2.
1.2. Mahkeme, tıpkı kanun gerekçesindeki gibi maddenin esasında ifade özgürlüğünü kısıtlamaya değil, korumaya yönelik amacına vurgu yapıyor. Hakikaten de gerçek dışı bilgilerin yayılmasını önlemeye yönelik düzenlemeler, demokratik toplum için hayati önem taşıyan kamusal tartışmanın kirlenmesini önlemek için gerekli olabilir. Bugün özellikle sosyal medyada algoritmaların yardımıyla yayılan yalan haberler bu bakımdan önemli tehlike oluşturuyor. Çünkü kamusal tartışmanın, diyaloğun sağlıklı yürütülebilmesi için ortak, objektif bir gerçekliğe ihtiyacımız var. Herkesin kendi görüşüne yakın yalanlarla çevrildiği, karşı düşünceden insanları marjinal ya da düşman olarak gördüğü bir ortamda karşılıklı söylenenlerin, argümanların bir önemi kalmaz. Kamusal barışın tesisi veya korunması için tartışılması gereken problemler bu iletişimsizlik sebebiyle çözümsüz kalır. Bugün toplumun önemli gördüğü sorunlara dair hemen her konu hakkında bu tespitleri yapmak mümkün ve bunda sosyal medyada yayılan yalan haberlerin rolü inkar edilemez. Bu anlamda kanun gerekçesinde de bahsi geçen devletin pozitif yükümlülüğü olduğuna ilişkin ifadelere katılmamak mümkün değil. Bu pozitif yükümlülüğün ilk basamağının ceza normu ihdas etmek olup olmadığını ise aşağıda değerlendireceğim.
1.3. Mahkemeye göre, tipte düzenlenen fiilin cezalandırılması caydırıcı etki bakımından meşru amaca ulaşmak için elverişli bir yol. Esasında gerçek dışı bilgilerin yayılmasının cezalandırılmasına ilişkin TCK’da 217/A maddesi dışında birçok hüküm mevcut. Akla gelebilecek birçok olay örneği Hakaret (özellikle fiil veya olgu isnadı şeklinde gerçekleştiğinde, m. 125), Halkı Kin ve Düşmanlığa Tahrik veya Aşağılama (m. 216), İftira (m. 267), Suç uydurma (m. 271) gibi suç tiplerinin kapsamına girecektir. Bu suç tiplerindeki bazı değişikliklerle dışarıda kalan problemli durumların da kapsama alınması kolayca mümkün.3 Fakat bu denli yaygın ve tehlikeli bir fiile yönelik özel bir suç tipi oluşturulması cezanın önleme fonksiyonuna hizmet etmesi bakımından kabul edilebilir bir gerekçe oluşturabilir. Bu şekilde çoğunlukla “rasyonel” olarak işlenen suçlarda failin fiilinin hukuki sonuçları üzerine düşüneceği varsayılabilir. Lafzı itibarıyla 217/A maddesinin bu amaca uygun olup olmadığını ise yine aşağıda değerlendireceğim.
2- Anayasa Mahkemesi Kararı Gerekçesine Katılmadığım Hususlar
2.1. İlgili maddenin kanunilik şartını taşımadığı iddiasına ilişkin olarak soyut kavramların kullanılmış olması argümanı, yukarıda da değinildiği üzere, pek kuvvetli değil. Fakat madde lafzındaki tek sorun çok fazla soyut ifade kullanılmış olması değil. Madde lafzı dil bilgisi bakımından da oldukça problemli.4 Evvela “sadece”, “yalnızca”, “tümüyle”, “tamamen” anlamlarına gelen “sırf” kelimesinin kullanılmasıyla failin tek “saikinin” halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak olması gerektiği ifade edilmiş. Haliyle fail hakikaten de bu amaçlara sahip olsa bile bunlara ek olarak başka amaçlar da güttüğünde, örneğin sosyal medyada görünürlüğünü artırıp daha fazla para kazanmak istediğinde bu suç sebebiyle cezalandırılmamalı. Benzer bir ifade TCK 123. maddede de (Kişilerin Huzur ve Sükununu Bozma) mevcut ve burada bahsedilenin “asıl amaç” olması gerektiği kabul ediliyor. İfade özgürlüğü bakımından bu denli önemli bir düzenlemede lafza aykırı böyle bir yorumla normun uygulama alanını genişletmek oldukça tehlikeli. Kaldı ki düzenleme hataları “sırf” kelimesinin lüzumsuz yere kullanılmasından ibaret de değil. “Veya” yerine “ve” bağlacı kullanıldığı için lafza göre söz konusu gerçeğe aykırı bilginin hem ülkenin iç ve dış güvenliği hem kamu düzeni hem de (kamu) genel sağlığı ile ilgili olması gerekiyor. Çünkü “ve” bağlacının kullanımıyla söz konusu özellikler alternatif olarak değil, birlikte mevcut olması gerekecek şekilde kaleme alınmış. Larenz’in ifadesiyle, “Bir kanun hükmü, olası lafzi anlamı çerçevesinde ve kanunun anlam bağlamına uygun olarak, kanun hükmünün amaçlarına ve bu amaçların hiyerarşisine en iyi karşılık gelen anlamda yorumlanmalıdır”5. Bahsi geçen düzenleme hatalarını görmezden gelerek, lafzın anlam çerçevesi dışına çıkan yorumlar hem yanlış hem de tehlikeli. Bu düzenleme hataları sebebiyle bu normun doğru yorumla uygulama bulmasına imkanı olmadığı kabul edilmeli. Bu bakımdan uygulamada ortaya çıkacak problemlerin sebebinin bu düzenleme hatalarından kaynaklanan belirsizlik durumu olduğu savunulabilir.
Bu hataları görmezden gelme ve tartışmaya gerek duymadan, kanun koyucunun ima ettiği “bariz” kabul edilen anlamda yorumlama eğilimi, düzenlemeye karşı olan yazarlar ve karara karşı oy yazan mahkeme üyelerinde dahi yaygın bir yaklaşım. Fakat ifade özgürlüğünü de hukuk güvenliğini de tehdit eden asıl problem kanaatimce bu noktada yatıyor. Çünkü “ve” bağlacının “veya” anlamına gelebildiği bir metinde her kelime sözlüktekinden bambaşka anlamlara gelebilecek şekilde yorumlanabilir. Öyle ki bu haliyle normun yazılı olmasının dahi pek bir anlamı olduğu söylenemez. Normların belli bir “metotla” ve “sistematik” içerisinde incelenmediği, uygulanmadığı bir hukuk “sisteminde” kararların gerekçesiz ve keyfi görünmesine şaşırmamak gerekir.
2.2. Bu metodolojik hataların ötesinde normun gerekçesinde de vurgulandığı gibi devletin dezenformasyona karşı önlem almak için pozitif yükümlülüğü olduğu muhakkak. Fakat son çare olan ceza hukukuna başvurmadan evvel devletin daha öncelikli araçlara başvurmuş olması gerekiyor. Bugün sosyal medyada yalan haberin bu denli kolay yayılmasının sebepleri bu platformların her daim daha fazla etkileşim odaklı algoritmaları, güvenilir haber kaynaklarının eksikliği ve toplumda medya okur yazarlığının yeterli düzeyde olmaması olarak özetlenebilir. Sosyal medya şirketlerinin sorumluluklarına ilişkin düzenlemeler hem Türkiye’de hem de Avrupa’da onların çalışma sistemlerini anlayıp toplum yararına törpülemekten ziyade istenmeyen içeriklerin silinmemesi halinde söz konusu olacak para ya da -daha vahim ve işlevsiz şekilde- kapatma cezalarına odaklanıyor. Ayrıca, özellikle seçim veya afetler gibi kritik zamanlarda güvenilir kaynaklardan sağlıklı bilgi edinemeyen insanlar internetteki çok takipçili ve haber ajansı görünümlü hesapların yaydığı dedikodulardan olanları öğrenmeye çalışmak zorunda kalıyorlar. Aynı şekilde böyle durumlarda kamu kurumlarının gecikmeden, olabildiğince şeffaf bir şekilde halkı bilgilendirmemesi de yalan haberin yayılmasını kolaylaştıran bir etken. Bu sorumluluk hali sebebiyle 217/A benzeri bir maddenin içerisinde kamu görevlilerinin yalan haber yayması durumu için nitelikli hal bulunmaması, ayrıca açıklama yapmakta geciktikleri durumlar için ihmal suretiyle sorumlu olacaklarının özellikle belirtilmemiş olması önemli bir eksiklik.6
Sonuç Olarak
Kasıtlı yayılan gerçek dışı haberlerin toplum açısından ortaya çıkardığı tehlike devletin bu konuda çeşitli önlemler almasını mecbur kılacak seviyede. Fakat konunun ceza normu ihdasına gelmesi için evvela sosyal medya platformlarının çalışma prensiplerine dair toplum yararını daha fazla gözeten düzenlemeler yapılması, güvenilir haber kaynaklarının mevcudiyeti için basın özgürlüğüne saygı gösterilmesi, toplumda medya okur-yazarlığını artırmaya yönelik eğitimlerin düzenlenmesi ve sosyal medyanın bu hızlı haber yayma özelliğinin toplum yararına, kamu kurumlarının vatandaşları hızlıca bilgilendirmesini sağlamak maksadıyla daha etkili şekilde kullanılması gerekiyor.
Yine de böyle bir düzenlemeye ihtiyaç olduğu kabul edilse bile, normun hazırlanma sürecinin çok katılımlı bir şekilde yürütülmesi elzem. Bu, hem bu tür normların hazırlanmasının zorluğu sebebiyle hem de kamusal tartışma ortamını koruma iddiasıyla çelişmemek adına gerekli. Beklenti elbette evvela hazırlık sürecinde bu ortama saygı gösterilmesi. Ayrıca norm ile umulan caydırıcı etki en çok kamu görevlilerini gerekli önlemleri almaya teşvik maksadıyla işlev görebilir. Bu sebeplerle 217/A maddesi uygulama bulacak şekilde değiştirilmek veya benzer bir norm düzenlenmek istendiğinde özellikle kamu görevlilerinin icrai ve ihmali sorumluluklarına odaklanılması gerekir.
Dipnotlar
- Gerçek dışılığın tespitine ilişkin tartışmayı bilinçli olarak kapsam dışı bıraktım, başka bir değerlendirmenin konusu olmasını umuyorum. ↩︎
- 28 numaralı paragraf. ↩︎
- Bu konuda daha detaylı izahatı Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali’nin 2023 yılına dair kitabında yayınlanacak olan “Sosyal Medyada Yalan Haber ve İfade Özgürlüğü İkilemi – Türk ve Alman Ceza Hukuku Hükümleri Bakımından Bir İnceleme” isimli çalışmamda inceleyebileceksiniz. ↩︎
- Burada bahsedilen lafza ilişkin problemlerin hepsine dair daha detaylı bir izahat için: Engin Turhan, “Von der Äußerungsfreiheit in der Türkei und dem neuen Straftatbestand der Desinformation als ein Negativbeispiel für Gesetzgebung”, Zeitschrift für Internationale Strafrechtswissenschaft, Cilt 2, Sayı 1, 2023, s.35. ↩︎
- Karl Larenz, Methodenlehre der Rechtswissenschaft, Berlin, Springer, 5. Baskı, 1983, s.318. ↩︎
- Yargıtayın bir kısım içtihatı göz önüne alındığında ihmali sorumluluk için böyle bir düzenlemeye ihtiyaç olmadığı da savunulabilir. Bu yönde bir uygulama örneği: Yargıtay Dördüncü Ceza Dairesi 15 Aralık 2014 Tarih ve E.2012/31338, K.2014/36059 Sayılı Kararı. ↩︎
No spam, no sharing to third party. Only you and me.